Hani meşhur bir söz vardır, “Allah kimseyi gördüğünden geri bırakmasın” diye. İşte şu sıralar halimiz tam bu sözü doğrular halde. Konuştuğumuz, görüştüğümüz kişilerin hepsi de sözbirliği etmişçesine tek bir şey söylüyor: “halimize çok şükür”. Farkındaysanız artık pek öyle eski sıklıkta krizden bahsedilmiyor, herkes işine gücüne bakar oldu. Aynı olması gerektiği gibi yani. Daha önce de yazmıştım, ağlayıp sızlamanın kimseye faydası yok diye.
Zaten şu sıralar yaz sezonuna girdik ki artık kimse ağzını açamaz. Sektörümüzün en durağan zaman aralığına girmiş bulunuyoruz. Artık firmalarda kolay kolay kimseye ulaşamazsınız. İnsanlar ya tatildedir ya da tatilini planlamakla meşguldür. Eylül ayının başına kadar da bu böyle gider... mi acaba? Bu yazdıklarım geçmiş için doğru bir saptamaydı ama bu yaz sanki durum biraz daha farklı olacak gibi. İnsanlar hem olası bir satışı kaçırmamak için, hem de zaten sıkışık olan paradan iktisat etmek için sanki bu sene ya tatile gitmiyor ya da tatilini en ucuz ve en kısa bir şekilde geçirmenin yollarını arıyor gibi. Aslına bakarsanız bu konuda önemli etken ileri sürüldüğü gibi maddi nedenler değil bence. İstedikten sonra insan bir şekilde ayarlar ve tatile gider. Esas konu bana sorarsanız, insanların iş hayatına bakışları değişti.
Bu krizin iyi veya kötü birçok etkisi oldu insanlara. Birçok şey yazıldı çizildi ama bir konuya değinen olmadı. Ya farkına varılmadı ya da pek önemsenmedi ama bence bu krizin bizler için en büyük getirisi bu oldu, “çalışanların iş hayatına bakış açılarının değişmesi".
Son yıllarda sadece Avrupa ya da ABD gibi ekonomisi güçlü, profesyonelliğin yoğun olduğu ülkelerde değil, Türkiye'de de yaşamaya başladığımız bir sorun vardı. İsterseniz bunun adını "işyeri sadakatsizliği" koyalım. Etik değerlerin olmadığı, firmalar arasında ölümcül bir rekabet ortamının neden olduğu gün geçtikçe artan gelirler, firma içi rekabet, firmalar arası transferler, her gün yeni bir firmanın ortaya çıkması ve firmalarda ihtiyaç üstü çalışan olması nedeniyle yok olan işsizlik korkusu ya da işsiz kalmaktan korkmama gibi daha birçok benzeri nedenden dolayı aslında insanlar şımardı deyim yerindeyse. Bu şımarıklık zamanla yönetici kadrosunu da aşıp daha alt bölümlere de sirayet etti. Neredeyse vasıfsız elemanlar bile aynı havaya girdiler; "bana iş çok" diye düşünmeye başladılar. Kısacası, babalarımızın zamanından alıştığımız o eski iş yerine bağlılık, iş yerine sadakat sözde kaldı. Tamam, o dönemin de kendine göre yanlışları, eksikleri vardı ama ben hala insanın çalıştığı yere bağlılık göstermesi gerektiğine inananlardanım. Eğer çalıştığın yerden, oranın şartlarından memnun değilsen o zaman kendine başka bir yer ararsın olur biter ama hem şikayet edip hem de orada çalışmaya devam etmek riyakarlık gibi geliyor bana. Uzun lafın kısası herkes şöööyle bir havalanmıştı. Bizim sektörde Adana gibi, İstanbul'a oranla hayli küçük bir ortamda bile beş firma değiştirip hala iş bulabilenler var ya da bundan sonra vardı.. deriz herhalde.
İşte bu kriz ortamı herkesin aklını başına toplamasına sebep oldu. İnsanlar işlerinin, çalıştıkları firmanın kıymetini anladılar. İşini kaybetme korkusu hatırlandı tekrardan ve bütün bunlar bizi biraz tekmeledi sanki. Etrafınıza daha dikkatli bir şekilde bakının, çalıştığınız şirkette ya da başka şirketlerde. Siz de bu değişimin farkına kolaylıkla varacaksınız. Herkes daha özverili çalışıyor eskiye göre. Özellikle de etrafındaki işten çıkartılmaları, kapanan firmaları duydukça herkes işine dört elle sarılır oldu. Artık sadece "ben" kısmından çıkıp "biz ve firmamız" kısmına girildi aynı eski günlerdeki gibi. Artık "ben aldığım paraya bakarım, şirkete ne olursa olsun" felsefesinden uzaklaşılmaya başlandı.
Umarım bundan sonra da böyle devam eder ama ben yine de isterdim ki; işimizin ve işyerimizin kıymetini anlamamız için böyle kötü bir dönem geçirmek zorunda kalmasaydık. Birçok işyeri kapandı, birçok çalışan işinden oldu ve hala işsiz, kısacası işimizin kıymetini anlamamız için hayli yüksek bir bedel ödedik.